Şiirlerim

vahide uğur / andaç


 

*****

 

Metropollerden özellikle İstanbul’un istihdam alanı ve imkan fazlalığına inanan Anadolu insanı için 1960’larda başlayan kırdan kente göç dalgası,70’li yıllarda giderek artmış,80’lerde ise farklı bir boyuta evrilmiştir.Şehrin kültürel kimliği bu farklı bileşenlerle başkalaşmıştır ve Muhsin Bey’in deyimiyle,”İstanbul,artık kebap kokmaktadır.”Benim 1987’ye ait bu filmi  doksanlarda izlediğim doğrudur ama filmin İstanbul ve Anadolu için toplumsal dönüşümün portresi olduğunu anlamam sinema okuduğum yıllara denk gelir ve bu değişime karşı direnen İstanbul Beyefendisi Muhsin,karakter filmi gibi görünen bu başyapıtta,kültürel sirkülasyonu öyle güzel anlatır ki...Çok haklı bir sebepten 8 Ekim 1987,24.Altın Portakal F.F.ödülü,oyunculuğuyla Şener Şen’e ve filmi yazıp yöneten Yavuz Turgul’a verilmişti...Sinema sanatına saygıyla hatırlıyorum Muhsin Bey’e emek verenleri...v.uğur/andaç-2015

 

 

 

*****

Sanatçı,döneminin olaylarından mutlaka etkilenir. Ölüm yıl dönümünde anmak istediğim Chopin  de yaşamı boyunca ülkesinin ulusal kurtuluş savaşını desteklemiş,Rus makamlarınca kendisine sunulan uzlaşma önerilerini reddetmiştir.Doğup büyüdüğü Polonya’ya hep özlem duyup teklif edilen bütün para ve makamları elinin tersiyle iterek mülteci olarak yaşamını sürdürmüştür hatta o dönemlerde hiç olmazsa Osmanlı himayesinde bir prenslik kurma düşüyle 1842’de İstanbul’da Polonezköy’ün kuruluşuna bile şahitlik etmiştir.Direniş ruhunu Fransız babasından alan Chopin’in kalbi,karnını doyurduğu Polonya için atıyordu.Ülke sevgisi çok yukarıda olan Chopin’in annesi  Polonyalı idi.Chopin de kendini hep bir Polonyalı saydı ve yaşam mücadelesini hep Polonya için verdi.Ölüm yıl dönümünde onu,kendi yazmış olduğu cenaze marşının hüznüyle anıyorum...v.uğur

 

 

*****

 

Rönesans,İtalya'da başlayıp 15-16.yüzyıllarda

bütün Avrupa'yı etkileyen toplumsal,ekonomik, siyasal,dinsel ve kültürel değişmelerin gerçekleştiği döneme verilen addır.Rönesans (renaissance) sözcüğü Fransızcada “yeniden doğuş”anlamına gelir.Albertinelli işte tam da bu dönemin ressamıdır.Gerçi din dışı konulara(Rönesans’a rağmen)çıkamamış tablolarının sayısı fazladır ve bunların çoğu da Floransa’da bulunmaktadır... Rönesans,sanatın gücüyle doğuyorsa doğum günüydü Albertinelli’nin...v.uğur

 

 

*****

 

Canım benim...Çocukluğumuzun en sağlam parodilerinin komedyeni...Ne kadar taşlarsa taşlasın,kalbimizdeki yerine hiç meteor düşmeyen adam...Dün ölüm yıl dönümüydü ve 

biz de bunu yine unutunca,vefat ettiği günün beni üzen sıcaklığıyla ettiğim bir söz geldi aklıma:”Şimdi sana seni unutmayacağız desem,yalan olur ! Biz kimleri unutmadık ki...v.uğur

 

 

*****

 

Alfred de Vigny ‘Kurdun Ölümü’ şiirinde asilzade dostlarıyla çıktığı kurt avında olanları anlatmaktadır.Alfred de Vigny’in,dağda ıssız bir ay aydınlığında alev gibi yanan ayın üzerinden bulutların koştuğu bu puslu geceyi betimlemesini öyle beğenerek okumuştum ki yıllar önce...

Fransız edebiyatında sarsılmaz bir hayran kitlesi olduğunu,Fransız mekteplerinde bu şiirin çocuklara mutlaka okutulanlar arasında olduğunu öğrendiğimde bunu  daha iyi anlamış olmalıyım ki “Kim bilir bu şiiri okuyan çocukların gönüllerinde esen dağ rüzgarı,gözlerini nasıl da yakıp yaşartıyordur...”yazmışım günlüğüme...Günler değişir,cümle iskeleti de belki...Ama duygular pek değişmez benim günlüğümde...Ölüm yıl dönümünde hatırlamak istedim hiç olmazsa bu şairi...v.uğur

 

 

*****

 

“Put the blame on me(mame)”şarkısı eşliğinde

eldiven çıkartıp dalgalı saçlarını geriye atma sahnesiyle efsaneleşen filmi “Gilda”

ile kaldı aklımızda en çok...Benim de en beğendiğim Hollywood yıldızıydı.Rita,sesine güvenmediğinden şarkıları playback yapardı;”put the blame on me”(suçu üzerime at)şarkısını mesela Anita Ellis söylüyordu filmde...Anıyoruz kendisini,sinema okuyanlar ve sevenler olarak...v.uğur

 

 

****

Vazgeçmek...Bir şeyden,bir kurumdan,bir varlıktan,bir insandan vazgeçmek...Acılarımızı budamak anlamında,aslında bizi o kadar güçlendiren bir duygudur ki “vazgeçmek”....Ama bugün sosyal medyada başka bir vazgeçişi konuşuyordu insanlarımız;(Kahramanmaraş’taki dört kardeşten sonra)İstanbul’daki dört kardeşin yaşamaktan vazgeçişini konuşuyordu.Evet,yaşamaktan vazgeçişini konuşuyordu...Yani,hızlı bir tükenişin ardından gelen dürtüsel karar verme aşamasının birden fazla kişi(aynı evde yaşayan dört kardeş) tarafından eyleme dönüştürülmesini konuşup paylaşıyordu insanlar...Bu korkunç eylem ! diye  başlayan cümlelerle doluydu her yer ancak benim yüksek takipçisi ve sorumluluğu olan insanların bu kadar kolay ve kaygısız cümleler kurmalarına çok içim acıdı doğrusu...Bana göre İstanbul’daki kardeşlerin ölümü üzerine hiç kimse “yarın güneş yeniden doğar”şeklinde söze başlayıp ahlak dersi tadında ağır yargılar içeren kınama cümleleri kuramaz,kurmamalı !...Ruhen ve bedenen bu insanların ne yaşadığını anlayamayan insanlar böyle kral laflar etmemeli !... Konu,ekonomiden hemen sonra sağlık bakanlığının psikoterapiye akademik ve ekonomik(ödenek)yatırım yapmasının aciliyetini de haber veren cinsten... Çünkü ekonomisi hızlı büyüyor dediğimiz ülkemizde son yirmi yılda ‘geçim sıkıntısından’ hatta bir kez daha vurgulamak istiyorum, ‘geçim sıkıntısından’ intihar eden yaşamaktan vazgeçme eşiğine gelen kaç bininci insanımızdı bu İstanbul’dakiler? Biz esas onu düşünelim.Bu vazgeçiş neden?Bu vazgeçen sayılarındaki artış neden?Onları düşünelim...vahide uğur 

.....

 

 

0 Yorum


Yorum Bırak

Eposta adresiniz yayınlanmayacaktır. Lütfen zorunlu alanları doldurunuz. *

*